KaRDeLeN's profileVUSLAT'A VARIŞPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
VUSLAT'A VARIŞİNSAN BU ALEME TEK GELİR TEK GİDER YA BALLAR İLE DÖNER YA BOŞ BİR PETEKLE GİDER !! |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
UNUTMUŞUM , AFEDERSİN..![]() -Yalnızım, çok yalnızım. AYNAYA BAKTIĞINDA KİMİ GÖRÜYOSUN ?
Bütün zamanların en aptalca sorusunu soruyorum dostuma: “Aynaya baktığında kimi görüyorsun?” Sorunun cevabını vermeye kalkmak daha da aptalca olmalı ki. Cevap vermeye yanaşmıyor. Dudak büküp, omuz silkerek: “Elbette ki kendimi...” diyor.
Senai Demirci HAYAT VE BENOtuzuma bastım geçen hafta... İlk yarı bitti: Hayat: 1... Ben: 0... Ama belliydi böyle olacağı... Nicedir başlamıştı belirtiler: Yolda çocuklar "Abla şu topu atıversene" diye seslendiklerinde kuşkulanmıştım ilkin... Sonra saçlarımdaki beyaz teller tescilledi yarı yolun ufukta göründüğünü... Baktım, çocukluk fotoğraflarım sararmış, arkadaşlarım yaşlanmış. Eş dost sohbetlerinde sağlık ve çocuk konuşulur olmuş... seyahat ve aşk yerine... Gök gibi gürlemeye alışkın müzik setimin ses düğmesini kısar olmuşum, içindeki uçurtmanın ipini cekercesine... "Bizim zamanımızda" diye başlayan nutuklar atmaya başlamışım mezuniyet törenlerinde -hayret! daha dün değil miydi benimkisi? Yıllar yılı dudak büktüğüm 'ölümden sonra hayat masalları' na kulak kabartmaya başlamışım gizliden gizliye... İple çektiğim haziranlara sırt çevirmişim. Yaşamın orta sahasına girmişim... irkilmişim...
* * *
Ruhumun ikizleri yine çekiştiriyorlar kollarımdan. Biri, "Daha ne gördün ki" diyor yüzünde papatyalarla; "Asıl şimdi başlıyor hayat,..! Bundan sonrası rahat!" Lakin, "Buydu işte görüp göreceğim" diye efkarlanıyor öteki... "2. yarı geçer hızla/yaşlanırsın zamanla..." Yaşı genç olanlar 30'a uzak durduklarını sanarak, "sahi oldu mu o kadar? Hiç göstermiyorsun" tesellisindeler... 30'la çoktan tanış olanlarsa "hayata hoşgeldin" pankartıyla karşılamadalar... ilk yan sadece bir ısınmaymış meğer: Asıl ikinci yarıda anlaşılırmış tadı, hayatın... kavganın... aşkın... Bense şaşkın... Devre arası bilancolarındayım: Son dönemde, kimbilir kaç eski anıyı yaralı ele geçirdim, belleğimin derinliklerinde..? Kimbilir kaç kez kendime yakalandım, kendimden kaçarken... ve sustum vicdan sorgularında... Aksi sedamla bile dertleşmedim. Meğer ne yaman serüvenmiş hayat? Bazen yediveren gülleri gibi bereketli... Sanki hayat değil, Körfez Krizi mübarek: Bir koyup, beş alıyorsun... Yaşıyor, seviyor ve seviliyorsun... Bazense kıtlıktan kırılıyor ortalık...şaşıp kalıyorsun... Oysa -herkes bilmezden gelse de-skoru belli oyunun: 30'larda dedeni ve nineni kaybediyorsun. 40'lannda anneni ve babam... ve 70'inde kendini...
* * *
Şimdi devre arası/yolun yarısı... Bugüne dek ancak tanıştık hayatla... Ben O'na kendimi tanıttım... O bana kendimi... Göğsüme madalya gibi dizdim hatalarımı... (Zaferlerim onlar benim... Olgunluğumun yapıtaşları...) ...Ve derin bir yara gibi sakladım başarılarımı... Asansör çıkarken yukarı, dönüp bakmadım aşağı... Dönmesin diye başım... Ben istikballe arkadaşım...
* * *
Ne var ki yarım her şey... Hayat da yarım, sevdalar da... Daha diyeti ödenmedi sevinçlerin... ihanetlerin hesabı sorulamadı... Nazım'ın dediği gibi "kopardım portakalı dalından/ Ama kabuğu soyulamadı/ Sevdalara doyulamadı..." "Doydum" diyen görmedim ki zaten ben... Hiç doyulmaz ki zaten... Lakin gel de zamana anlat bunu... Sahi nedir bu telaş, bu kin? Sanki ölüye can yetiştireceksin..
* * *
Baktım ki ikinci yan kapıda... ve hayatın ceza sahası yakın... Doldurdum bir kara kutuya 30 yılın hesabını. Acılar, sancılar bir çekmecede, sevdalar diğerinde... Bir yerde hüzünler ve korkular, bir üstte sevinçler ve zaferler... Kat kat, dizi dizi dizdim kullanılmış takvimlerimi... Sabırla kapattım kutuyu, sevgiyle mühürledim ağzını... İlk yarı bilançom o benim: Yangında ilk kurtarılacak... kazada ilk açılacak... Yarımlar tam olduğunda kara kutuyu açıp bakanlar teşhis, koyacaklar halime... "Çok mutlu olmuş, fazla yüksekten uçmuş zavallı" diyecekler, ya da "sebepsiz alçalmış... Bile bile vurmuş kendini dağlara..." Fakat kara kutu ancak bir kısmını söyleyecek hikayenin... Kalanı benimle gelecek... Dağların yamaçlarına savuracağım en mahrem hatıralarımı... Reyhanlar saklayacak sırlarımı.. Skoru bir tek marmara'nın suları bilecek... Denize kavuşabilirse eğer içimdeki nehir... Hayat: 0... Ben: 1 Can DÜNDAR Sayın Can Dündar dan özür dilerim şiirde birazzzcıık rakamlarla oynadım sebebi ise Bayanlar 30 baylarda ise 35 yaş sendromu olmasıdır kendimize uyarlamak istedim affınıza sığınarak BİR DOST Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın...
"Nereden çıktın bu vakitte" dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında; "Gözünün dilini" bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı... Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin. ihtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin. Kucaklamalı seni güvenli kolları, ...dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı... En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz... Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli. Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli. Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin, "hak ettim" diyebilmelisin. Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi... Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş... Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin. Ve sen ağladığında, onun gözünden gelmeli yaş... * * *
Can DÜNDAR Sayın Muhsin Yazıcıoğlu na Allahdan Rahmet diliyorumTüm Türkiye yi üzen kazada hayatını kaybeden sayın Muhsin Yazıcıoğlun a Allah ( c.c ) rahmet yakınlarına Sabır diliyorum ..
Benim için çok ilginç olan bir şey varki ben Yazıcıoğlun u kaza olduğu andan itibaren tanıdım neyazık ki, ne yazık ki diyorum gerçekden böyle bir insanı ölümünden sonra tanımanın üzüntüsü içersindeyim..
televizyonlar, radyolargünlerce Yazıoğlundan bahsediyor aile hayatından, siyasi hayatından, okul yıllarından tutunda şiirlerine kadar . bir arkadaşının bebeği olduğunda ona şiir yazmış telefonda arkadaşına dinletmiş o kadar içten samimi olmalı ki ve duygu yoğunluğunu telefonda dahi karşısındakine o kadar yansıtmışki dimi arkadaşı telefonun diğer ucunda gözyaşlarına engel olamamış ve daha buna benzer çok güzel bi o kadarda yürek burkan anektodlar var...
sitemimi kendimemi yoksa medyayamı yapmalıyım bilmiyorum ama hayatıma bir keşke daha eklendi keşkee... daha önce tanıma fırsatım olsaydı
bir insan düşünün siyasetin içinde olacak ve hiç bir arkadaşına arkasını dönmeyecek mert olacak ,dürüst olacak, yiğit alacak vs. vs.. şimdi eğri oturup doğru konuşalım varmı böylesi benim kanımca yok varmışda benim hiç haberim olmamış varmışda kendini hiç ön plana çıkarmamış varmışda bir varmış bir yok muş...
Biz Türk milleti olarak değerlerimizi kaybetmedikçe onun bir değer olduğunun farkına varmayız şimdi bir değerimizi kaybettik değerlimizi kaybettik Başımız sağolsun
Mümtaz'er Türköne, Muhsin Yazıcıoğlu'nun ardından göz yaşartan bir yazı kaleme aldı sizlerle paylaşmak istedim
ve buraya kopyaladım
Muhsin Başkan Türkiye'nin açık duran temiz sayfalarından biriydi. Onun arkasından yazmak ve bu sayfanın kapandığına şahit olmak çok zoruma gidiyor. O bizim gençliğimizin lideriydi. Hep, hem bizden, hem de bizden fazla biriydi. Kendimizi onda bulduk ve onunla temsil ettik. O bizim yüreğimiz, bizim duruşumuz, bizim sesimizdi. Zaman zaman korksak da, o bizim hiç geri adım atmayan cesaretimizdi. Dünya telaşı ile yalpalarken, o cetvelle çizilmiş gibi dümdüz yolunda ilerleyen gölgemizdi. Hiç eğilmeyen başımız, hiç zedelenmeyen onurumuzdu. Zamanla biz onu yalnız bıraksak da, o bizden hiç vazgeçmedi. O bizim Muhsin Başkan'ımızdı. 1976 yılının Eylül ayının başlarıydı. Siyasal'da yeni öğrencilerin kayıtları devam ediyordu. Dev-Yol, fakültenin girişine masayı kurmuş, gelenleri zorla derneğe kaydediyor, haraç alıyordu. Bize selam verip kayıt yaptırmaya gidenlerden birkaçını da sıkıştırmışlar. Sorumluluk bendeydi. Yardım istedim. Site Yurdu'nda iki kişi beni buldu. Mütevazı ama çok kararlı görüneni benimle konuştu. Muhsin Yazıcıoğlu ile ilk karşılaşmamdı. İki saat sonra, kulaktan kulağa yayılan, iki kişinin Siyasal'ı bastığı ve iki metre boyundaki Sedat'ın herkesin ortasında adamakıllı dayak yediğine dair inanılması güç bir rivayeti dinliyordum. Birkaç gün sonra burnu bantlı Dev-Yol liderini görünce ben de bu hikâyeye inandım. Bu anekdotu, 70'li yılların Muhsin Başkan'ını resmetmek için aktardım. O yıllarda onu tanıyan herkes, size benzer hikâyeler anlatacaktır. Sonra Genel Merkez'de beraber çalıştık. Bizim genel başkanımız olmuştu. Doğuştan lider özelliklerine sahipti. Şiddetin tırmandığı yıllarda zirvedeki adamlardan biriydi; ama sükûnetini ve sağduyusunu hiç kaybetmedi. Olanlardan hepimiz sorumluyduk; ama irade bize ait değildi. Çaresizlik içinde güvenecek bir dal arıyorduk. Hepimiz ona güvenirdik. Hepimiz ona inanırdık. Bizi yarı yolda bırakmayacağını, bize yanlış yaptırmayacağını bilirdik. O yıllarda, ülkemizin ciddi bir tehdit altında olduğuna inanmış ve aynı davaya gönül vermiştik. Ama siyaset ideolojik saflığı bozuyordu. Partinin gündelik siyasete endeksli tutumu ile bizim "kesin inançlı" tavrımız sık sık çatışıyordu. Eleştirilerimiz "Albay"a kadar çıkmasa da, 77'de sayıları artan milletvekillerini hedef alabiliyordu. Çok sert restleşmeler yaşadık. Muhsin Başkan bu sürtüşmeler boyunca dimdik durdu. Onun desteğiyle Ülkü Ocakları bünyesinde daha muhafazakâr ve daha toplumcu bir çizgi giderek netleşmeye başladı. Manzara dışardan göründüğü gibi değildi. O yıllarda da sonra da bizim tek liderimiz Muhsin Başkan'dı. Cezaevinde geçirdiği 7,5 sene zarfında ve sonrasında da bizim liderimiz olmaya devam etti. Hepimiz ona "Türkeş'in halefi" gözüyle bakardık. Aksini düşünen de çıkmazdı. Ne var ki liderler haleflerden hoşlanmıyorlar. Türkeş, yakın çevresini sürekli değiştirerek yoluna devam eden bir politikacı idi. Muhsin Başkan'ı değil ama, onun yakın arkadaşlarını çembere aldı. Muhsin Başkan, kendisine güvenenleri yarı yolda bırakmamak uğruna MHP'den ayrılmak zorunda kaldı. Ayrılırken geride geçmişten intikal eden bir şey bırakmadı, hepsini aldı yanında götürdü. Politikada farklıydı. Hep gerekli esnekliği gösteremediğini, kişiliğinden ve prensiplerinden ödün vermediğini düşünmüşümdür. Politika saf inançla yürümüyor; Muhsin Başkan hesap değil, gönül adamıydı. Politikanın içine taşıdığı kendi dünyasının bu toplumdaki karşılığını, evvelki akşam Büyük Birlik Partisi Genel Merkezi önünde endişe içinde ağlayan gençlerin yüzünde gördüm. Galiba onu tanıyanların, hepimizin yüzü öyleydi. İnsanın içinde bir şeyler ağırlaşıyor ve kopuyor. Kopan bedeninizden, yüreğinizden, beyninizden veya geçmişinizden bir parça değil. Her şeyinizin iyi ve güzel yanlarına dair çok esaslı bir şey. Özünüze dair. Son dakikalarında, o helikopterde herkesi nasıl sakinleştirdiğini, nasıl kaya gibi metin durduğunu gözümde canlandırırken, bizler niye darmadağın oluyoruz? Ah başkanım ah; bize kaybettirdiğinin ne olduğunu bir bilseydin. Mümtaz 'er Türköne Süleyman Kalaycı bu yazısını muhsin beye hitaben yazmıştır yayınlarsanız seviniriz.alize gazetesi genel yayın yönetmeni :murat ovacık (buda başka bir spacesden tevafuken okumuş olduğum bir yazı paylaşmak istedim )
“BETON SOĞUK ÜŞÜYORUM” O bir liderdi, O bir ağabey… Ülkesine ve ülküsüne sevdalı bir dava adamı… Onurlu ve dik duruşlu, eğilip, bükülmeyi bilmeyen, tavizsiz ve samimi, politikanın çirkinliklerinden uzak bir siyaset adamı… O’nu kaybettik… “BETON SOĞUK ÜŞÜYORUM” diyordu eylül zindanlarında… O üşüyordu, hepimiz üşüyorduk. Bir nesil üşüyordu zindanların nemli betonlarında. Ülkesine ve ülküsüne sevdalı olmanın bedelini ödüyordu zindanlarda, yinede vazgeçmedi hiçbir inancından. Ne sevdalarından vazgeçti, ne ülküsünden. İnandığı gibi, dimdik yaşadı hep. Direnmenin yaşamak olduğunu öğretti geride kalanlara. Sızlanmadı bile uğradığı haksızlıklara. Birçoklarının misket oynadığı yaşlarda atıldı hayat mücadelesine, “ÜLKEM” dedi “ÜLKÜM” dedi. Okudu, yazdı, anlattı, bir rehber oldu yüz binlerce gencin ufkuna, reis oldu, ağabey oldu. Hiçbir zaman erişilmez olmadı sevenlerine, hep yanı başımızdaydı, “Liderliğin dokunulmazlığı” değil, sıcaklığı vardı hep onda. Harcanan bir neslin sembolüydü O… sağ-sol kavgaların da öldürülen, sakat kalan, ömürlerini zindanda tüketen, darağacına çekilen bir neslin sembolüydü O… zülüm nerden gelirse gelsin, başkaldıracak kadar cesur, hak nerden gelirse gelsin, kabullenecek kadar erdemliydi. O… Başkaydı O… çünkü. Sıradan hayatların, bir iz bırakmadan gittiğini biliyordu. Allah’ ın kendine verdiği kabiliyetlerin sorumluluğunu taşıdı hep, onun için hiç sıradan olmadı. Kendi orijinalliğini korudu. Hep kendi oldu ve inandığı gibi yaşadı. Şimdi gitti… Dünyanın çirkin yüzüne fazla dayanamadı… Ölümü bile sıradan olmadı… Yeryüzünü nokta nokta görebilen bir teknolojiye sahip dünyanın, acizliğini, yüzümüze vura vura gitti… Ve giderken “üşüyordu”… Eylül zindanlarında üşüdüğü gibi… Kara bir sevdayla bağlandığı ülkesinin, karlı dağlarının zirvesinde üşüdü günlerce. Üşüdü, üşüdü, üşüdü… Kim bilir neler hayal etti, neler düşündü? Tek tesellim, onun olduğu dağların havasını teneffüs ettim, O’ nun üşüdüğü kadar olmasa da, onunla üşüdüm… Elim ermedi, gücüm yetmedi, ona ulaşamadım. O’nun yanında olamadım, yüreğimle saramadım acılarını, yalnızlığını paylaşamadım dağ başlarında. Ve gitti… Geldiği gibi… Yapayalnız… “ beton soğuk üşüyorum” diyordu… Ve soğukları geride bırakarak gitti. Bir daha üşümeyecek artık. Çünkü O; RABBİNİN sıcaklığına gitti… Biliyorum, o dağlarda buluşamadık ama O bizi, gittiği yerde bekleyecek… Kim bilir kaç zaman sonra geleceğiz yanına reisim. Bekle bizi olurmu… Seni çok sevdik biz. Ve sonsuza dek seveceğiz. RABBİM, rahmetiyle sarsın seni reisim… (amin) GÜL KOKULU YARE SALAT VE SELAM OLSUN KANDİLİNİZ MÜBAREK OLSUN![]() Kimilerimiz için sen hiç ölmedin, o ender bahtiyarlar seni hep içlerinde, işlerinde, hayatlarında, düşüncelerinde, duygularında, eylemlerinde, evlerinde yaşattılar.
ey insan ey yüz akı gönül aydınlığı
ben kendime ağlarken Uhud da ağlar mıymış
ey insan
dua çıkmayan göğe sevdalar çıkar mıymış?
ey insan
o bengisu gözünden fışkıran pınar mıymış?
ey insan
söyle gönlüm bu sevda mahşere kalır mıymış?
ey
ey insan hıncını hıncıma kat sancını sancıma kat pamuktan ellerini geçir yürek halkama ister ayağın katına çek istersen yerlere at.
Mustafa İslamoğlu
HAYATIN İÇİNDEN
Bir gazete küpürü.. Resimde dış görünüş olarak "Anadolu kadını" portresinde bir hanım ve eşi..Haberde; kadının eşini beğenmediği, sürekli başka erkeklerle kıyas yaptığı, kendisinin güzel ve alımlı olduğu, eşinin yanına yakışmadığı vb vb." şeyler yazılı..Adam boşanmak için mahkemeye başvurmuş!
Kadına bakın! Anadolu kimliğinde ama kafa ve kalp Avrupa..
Bu ilk basamak! Yarın o kimliği de bırakacak belki. Sonrasıysa meçhul..Belli ki fazlaca televizyon seyretmiş, kopya çekmiş beceriksizce, kapılmış ömür tüketen salak salak dizilere, bin çeşit süs içindeki dalaverelere.. Yazık olmuş..Yazık oluyor.Bunların ana olduğunu ve yetiştireceği çocukları düşünsenize..Ah ki ah.. Kim soktu bu fikirleri senin aklına ey tertemiz Anadolu kadınım:Fatıma'm Ayşe'm Zeyneb'im?.. .............
Her eve-her insana istisnasız-sorgusuz giren, kafa ve yürekleri çalan bu hain siyonist hırsızlara lanet olsun!..
Hiçbirşey yapamadığımız-yapmadığımız için.. Yapsak bile derde şifa olamadığı için.
Onlar bâtılı o kadar albenili-bin çeşit süs içinde sunarlarken,
Bizler en güzeli-Hakk'ı en iyi şekilde sunamadığımız, çoğu zaman can sıktığımız için..
Aşkımızı yitirdiğimiz için.
Dünya Kadınlar Günü
Kadınları 24 saat, yıl boyu aşağılayan, ezen..Üstelik de bunu, "baş tacısın" diye yapan..Üstelik kadını da buna inandıran, kadının içselleştirdiği bir Allahsız dünyanın promosyon nev'inden baş okşamaları..
Yazık. Ah ki ah..
Oysa tanısalardı O en Sevgili'yi, kadın ve değer nedir, O'ndan öğrenselerdi ahh.. Bu ahın yarısı da "tanıdım" deyip de o güruha benzeyenleredir.
Kılıbık-Kazak
Kılıbık; Kalbi ılık demek..Sımsıcak bir kalbi olan, Yüreği olan.. Hisseden..Akleden.. İnsan olan adam demek..
Kazak ise; Kalbi donmuş adam demek yaz sıcaklarında..
Haddi aşan herşey zıddına inkılap eder..
Eminim sizler de inanamayacaksınız..Geçenlerde kitaplığımı düzenliyordum.. Eski dergiler geçti elime.. İşte oradaki bir haber bu, size aktaracağım.. Bilemiyorum belki de duymuşsunuzdur..Bir şeyleri bazen, en son duyan ben olurum da : )
Haber şöyle: Sur Dergisi 1995 Aralık sayısı’dan:
OTOMATİK GÜNAH ÇIKARMA!
Bankamatik sistemiyle çalışan otomatik günah çıkarma makinaları, Amerika’daki kiliselerde kullanıma girdi.Tuşlar aracılığıyla işlediği günahı makinaya girenler, yine tuşların yardımıyla bu günaha denk düşen tavsiyeyi okuyup affedilebiliyorlar..
Habere bakar mısınız?..
Hak dine mensup olduğu halde batı karşısında aşağılık duygusuyla tir tir titreyenlere yazıklar olsun!.. Yazan Ayşe Reşad http://yurekyanginlari.blogcu.com alıntıdır Selam ve Dua ile İnsanlığımızı Maneviyatımızı bizler nerde kaybettik ? Sahi neler oluyo bize :'(Sen *SEN*den ayrı düşünce..
Dünyaya bak!.. Ayşe Reşad
Hiç duydun mu şu dua yı ?
''Allah seni toplasın!"
Eskiler böyle dua ederlermiş hep ;)
Ne güzel bir duadır bu ya Rabbi çağa karşı!
Allah seni toplasın!
Gözünü.. Kulağını.. Aklını.. Yüreğini.. Hayalini..
Toplasın ağyardan..Sana "el" olan sınırlardan.
" Allah seni toplasın"
Toplanmazsan dağılacaksın çünkü.. Dağılanca da dağıtacaksın!
İşte toplumlardaki kargaşaların sebebi hep bu "dağınıklık" Her parçamız bir yerdeyken ne kendimiziz ne de kendimizdeyiz. Üstelik "biz"i bitirdiğimiz gibi "gayrımızı" da bitirmekteyiz..
İşin esası Tevhid anlayana..
Topla bizi ya Rabbi!
Elimizi, dilimizi, gözümüzü, kulağımızı, aklımızı, hayalimizi, topla yüreklerimizi ne olur..
Vakittir dua olsun çağa karşı, hala diri kalan bir yürek yarımızdan..
Oda karanlık ![]() Sürekli projektörler altındasın!
Sahnedesin işte! Her anın kaydediliyor.. Güzel poz ver ;) NEFRETİ ÖFKEYİ YILLARA YAYARKEN SEVGİYİ BİR GÜNE SIĞDIRMAYALIM Hamburgerim NETTEN
SEVGİLİM CHATTEN
Hazlarım İNTERNETTEN
Bir elimde Fare, bir elimde klavye
İnsan mıyım ben kemikden ETTEN ?...
Bugün Sevgililer Günü diye,
İki Kontörü mesaj çektim CEPDEN...
Bu devirde böyle kutlanır aşklar
Olsada dijital, olmasada KALPTEN!.. hesabıı
gelin bizler makinalaşmış insanlar olmakdan çıkalım ve bi değişiklik yapalım ne dersiniz :) insan olduğumuzu hatırlayalım ve hatırlatalım. hem kendimizi hem çevremizdekileri mutlu edelim en yakınlarımızdan başlayarak, elbette hayat zor ama en azından fırsat buldukca bu o kadar zor değil
Doğan CÜCELOĞLU'NUN, Eğitimindeki Katılımcılarla bir konuşmasından alıntıdır.
Özel olduğunu düşündüğümden , Paylaşmak istedim ;
Doğan Cüceloğlu: Arkadaşlar, aranızda ölümcül hastalığı olan var mı?
Bir Katılımcı: Hocam Allah'a Şükür bildiğimiz kadarıyla yok. Cüceloğlu: Ne güzel! Peki, bana, istisnasız tüm insanların, yani altı milyar insanın da başına geleceği garanti bir şey söyler misiniz? Cevap: (neredeyse otomatik olarak çıkar: ÖLÜM
Cüceloğlu: Gerçekten de ölüm tüm insanların başına geleceği kaçınılmaz olan tek şeydir. Doğum da tüm insanların başına kesinlikle gelmiştir ama bundan sonra başa gelmesi kesin olan tek şey ölümdür. Başka hiçbir şey insanların tümünün başına gelmeyecektir. Peki, madem öleceğimiz garanti, bu benim ölümcül bir hastalığım olduğunu göstermez mi? Katılımcılar: (Burada sessizce, başlarıyla onaylamaya başlarlar)
Cüceloğlu: Öleceğim belli ise , benim ölümcül bir hastalığım olduğuda açıktır... Peki, ne zaman öleceğimizi biliyor muyuz? Katılımcılar: Hayır
Cüceloğlu: Bu saniye içinde olma olasılığı var mı? Bir Katılımcı: Evet var.
Cüceloğlu: Ya Yarın ? Bir Katılımcı: Evet. Cüceloğlu: Ya 30 yıl sonra? Bir Katılımcı: Olabilir.
Cüceloğlu: Peki bunlardan hangisinin sizin başınıza geleceğini biliyor musunuz? Mesela bu akşam eve sağ salim varacağınızı nereden biliyorsunuz?
(Sınıf sessizce dinlemeye devam eder. Çünkü; genellikle yaşama böyle bakmamışlardır.)
Cüceloğlu: Peki bir de tersini düşünelim, bu akşam eve döndüğünüzde, bu sabah evden çıkarken sağ salim bıraktıklarınızı sağ bulma garantiniz nedir? , Var mıdır böyle bir garanti? Bir Katılımcı: Yoktur Hocam.
Cüceloğlu: Peki nereden biliyoruz az sonra telefonun çalmayacağını ve evdekilerden birinin az önce öldüğünün bize söylenmeyeceğini?
(Katılımcılar burada rahatsız olmaya başlarlar) ve Bir Katılımcı: Hocam konuyu değiştirsek?
Cüceloğlu: Ama en yalın ve açık gerçek üzerine konuşuyoruz, biraz daha devam edelim bence. Peki, acaba bunu dün gece bilseydiniz, yani evde akşam birlikte olduğunuz kişilerden birinin yarın ölüm günü olduğunu bilseydiniz,o zamanı aynı dün gece olduğu biçimde mi geçirirdiniz? Yoksa farklı şeyler mi yapardınız?
Bir Katılımcı: Kesinlikle çok farklı geçerdi Hocam.
Cüceloğlu: Şimdi sizden rica ediyorum, lütfen bir an arkanıza yaslanın,gözlerinizi kapatın ve bu sabah evden çıkarken evde bıraktıklarınızdan birinin gerçekten öleceğini düşünün, dün akşamınızı nasıl geçirirdiniz? Aynı iletişim mi olurdu? Onunla aynı konuları mı konuşurdunuz? Aynı konular,tartışma yada gerginlik yaratırmıydı Yoksa önemsiz hale mi gelirdi? Bu sabah evden çıkarken, bu son görüşünüzde ona ne derdiniz? Onun boynuna sarılmakta tereddüt eder miydiniz? Çok sıkı sarılmaya mı, aynaya mı vakit ayırırdınız? Ona, yüreğinizin derininden gelen bir 'Seni gerçekten çok seviyorum' demeye ne gerek var diye düşünürmüydünüz Onun ölecek olması sizin ona duyduğunuz sevgiyi yoğunlaştırmaz mıydı?
(Burada bazı katılımcılar ağlıyordur. Belli ki dün akşam yaptıklarından bir kısmının ne kadar anlamsız olduğunu şimdi fark etmişlerdir)
Cüceloğlu: Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz, acaba kaç tartışmamızı bu kadar gereksiz biçimlerde yapıyoruz, kaçı gerçekten yaşamda karşımızdakinin varlığından daha önemli, hangilerinde 'Şimdi kalbini kırdım, ama zaman içinde ben ondan özür dilemesini bilirim' diye kendi kabuğumuza çekilip tartışmaları donduruyoruz. Yarattığımız kırgınlıkları tamir etme olanağımız gerçekten var mı? Buna zamanımız gerçekten kaldı mı?
Ailemiz , Yakınlarımız , Sevdiklerimiz , İş arkadaşlarımız , Komşularımız ve Hayatı paylaştıklarımızla birlikte geçirdiğimiz her anı önemsemek ve asla ama asla kalp kırmamak gerek hiç şüphe yok , Zira Kalp Kırmanın hiç ama hiç Telafisi de yok ... SEVDİKLERİMİZE SİZİ SEVİYORUM DEMEK İÇİN GEÇ KALMAYALIM BİR İSRAİLLİ İLE BİR MİKROBUN İNANILMAZ BENZERLİĞİ Diş ağrısını iyiden iyiye hissetmeden doktora gitmeyen, yağmurdan ıslanmadan şemsiye almayan bir topluluğuz maalesef… Acı, bir nimettir… Vücudun herhangi bir yerindeki arızayı bize önceden bildirir. Aksi halde ne böbreğimizdeki taşlardan haberimiz olurdu ne de dişimizi çürüten bakterilerden…
“Mevlâ bizi afuv ede, bayram o bayram olur; Cürm-ü hatalar gide, bayram o bayram olur”
Dünyanın her yerinde mazlumlar bin “Ah!” ediyorsa.. Zulüm ayyûka çıkmışsa.. Ve Biz, “Müslümanım” “İnanmışım” diyenler, bu haldeyken..
Bayramsa..
Ramazan ve nice Ramazanlar aklayamamışsa bizi.. Gönlümüzde bin put, secde etmişsek; O hiç Bilemediğimiz'e...
Kur’an; üstüste indirdiğimiz hatimler, “Boğazdan aşağı inmemişse..” Öz başka, sözler başka başkaysa..Dirilememişsek içimizde bir türlü..
Gönüllere girememişsek; Çöpten, pazardan yiyecek toplayıp, sofra kuranlara, Yoksul bir eve, muhtaç bir çocuğa; “Bayram neş’esi” “Ilık bir nefes” "Bir tebessüm” olamamışsak...
Bayramsa..
Kutlu olsun “Bayramım” diyenlere.. Bayramsa size; Mubarek olsun, gözleriniz aydın olsun.
Değilse...
Bir iç hesaplaşma..Bir duruş, bir diriliş..Bir özleyiş, bir çağrı, bir dua olsun.. Bize.. İçimize..Ve "Gerçek Bayramlar"a.. Mahzun bir boyun büküşle, gözyaşlarıyla uyanışımız mubarek olsun.. Biriktirin "Bayram"larınızı umutla! Bir gün Bayram olacak!
Bir gün ucuca eklenecek Bayramlar, Bayram olacak dünya!
Allah için bir şey olsun içinde:
Bir tebessüm İki damla gözyaşı Gizlice verilen bir kaç kuruş hatta O'nun için bir selam, bir ziyaret O'nun hatırı için bir vazgeçiş Bir dua...... Yeter ki olsun.. O'nun için bir şey olsun..
Allah için olan her amelin müşterisi O'dur! Asla kaybolmaz ve misliyle iade edilir, ötelerde göz aydınlığı olur. Bayramlar, herşeye rağmen dimdik ayakta durmanın vakitleri..
Diyordum, bu nasıl iş böyle?
Sonra bir yerde okudum;
Vallahi bir gün BAYRAM olacak!
Hayırlı Bayramlar efendim, muhabbetle..
“Mevlâ bizi afuv ede, bayram o bayram olur
Cürm-ü hatalar gide, bayram o bayram olur”
Şiir![]() SuSTuM!
Yalnızlığıma ve ne zamana kadar yalnız kalacağıma
Sustum! Hayatıma bir anda girip çıkanların vurdumduymazlığına Sustum! Beni bu suskunluğa hapsedenlere isyan etmemek için Sustum! Terk edişlere ağladım için için sevmek varken sevilmek varken bu gidişler niçin Sustum! Hayatım daha hangi ayrılıklara gebe neden insanın aklına daha çok ayrılıklar vuruyor gece sohbetler muhabbetler gelir akla hece hece Sustum! Sorma bu suskunluk nereye kadar korkarım konuşursam DİLİM EDER BENİ DİLİM DİLİM korkarım konuşursam kızgınlığım yansır incitirim Sustum! Suskunluğumda kırgınlığım gizlidir soruyorum sizlere neden Her gelişte bir gidiş gizlidir? Her gidişin izi her nedense derindir Sustum! Suskunluğumu h.z. Meryem’in suskunluğuna ekledim sustum çünkü suskunluğumun devasını RABBİMDEN BEKLEDİM daha geçen gidişlere bir gidiş daha ekledim Sustum! Lakin suskunluğum haksızlığıma değildir hakkını savunamayan dilsiz iblistir(hadis) Sustum çünkü susmam gereken yerdir edepsizliğe saygısızlığa dilim lal dir Sustum suskunluğum içimdeki felaketten yüreğimde enkaz kırıntıları var koca bir afetten konuşacağım gün gelecektir belki geç belki erken o gün dilerim mevlamdan Dilimdeki düğümü çözsün ki suskunluğuma kelimeler eklensin ( Reyhan TopaL ) Anneler Gününüz Kutlu Olsun KADINLAR NEDEN AĞLAR ?
Küçük bir erkek çocuk, annesine sordu: "Niçin ağlıyorsun?"
"Çünkü ben kadınım." Diye cevapladı annesi. "Anlamadım!" dedi çocuk. Annesi, çocuğu kucaklayıp "Hiç bir zaman anlayamayacaksın!" dedi. Babasına "Baba, annem niçin ağlıyor?" diye sordu. Babanın cevabı: "Bütün kadınlar sebepsiz ağlayabilen yapıdadır" oldu. Küçük çocuk büyüdü, yetişkin adam oldu, halâ kadınların niçin ağladıklarını keşfedemedi. Nihayet öldükten sonra cennete gittiğinde Allah'a sordu. "Allahım!" dedi: "Kadınlar niçin bu kadar kolay ağlayabiliyorlar?" Ben kadınları özel yarattım! Tüm yaşamın ağırlığını taşıyabilecek kuvvette olmasına rağmen başkalarına teselli verecek kadar yumuşak omuzlar, doğumun acısına olduğu kadar doğurdukları evlatlarının nankörlüğüne dayanabilecek iç kuvvetini verdim. Başkalarının kuvvetinin kalmadığında; devam edecek azmi, ailesinin hastalığında; yorgunluğa pabuç bıraktırmayacak kudreti verdim. Her türlü şart altında, hatta kendilerini çok kötü incitseler de, çocuklarını sevmek duygusallığını verdim. Bu duygusallık her yaştaki çocuklarının yaralarını sarmalarına, sorunlarını dinleyip paylaşmalarına yardım ediyor. Kocalarını tüm kusurlarıyla sevmek kuvvetini verdim. Onlara iyi bir kocanın eşini asla incitmeyeceğini fakat bazen destek ve kuvvetini deneyecek davranışlarda bulunacağını anlayacak duyarlı bir zeka verdim. Tek zayıflık olarak kadınlara bir gözyaşı verdim... Tamamen kendilerinin sahip oldukları, ihtiyaçları olduğunda kullanmak üzere. İnsanlık için bir gözyaşı... diye cevapladı... Kadını güzel yapan şey ne saçı, ne vücudu,ne de kendini ne şekilde taşıdığıdır. Kadını esas güzel yapan sevgisini paylaşabilmesi,fedakarlığı, sorumluluğu,anlayışı,sadece bilgiye değil aynı zamanda kalbe de yönelik aklıdır
“Analık nedir Annem?” derdim de anacığıma; “Ben ol da bil” derdi Mevlânaca..
Ben ol da bil!
“Sen” oldum annem bak!..
“Sen” oldum ve bildim neymiş bu işin yürekcesi..
Hani “Köpekler bile “ana” olmasın” derdin ya hep, o ızdıraplı yüreğinle, o engin şefkatinle..
Anlamazdık o zaman biz zamâneler..
“Zor kızım, çok zor analık” derdin ardından derin bir iç çekişle..
Zormuş anam..
Ana olmak “Hiç” ken “Hep” olmakmış meğer..Çoğalmakmış durmadan..
Dünyaya meydan okumak, mazi ve istikbâli sırtlamak, pervâsız bir gözü karalıkmış..
Zormuş Annem..Olduk, gördük, bildik bak..
Ana olmak meğer; Kor ateşlerde üşümesi, kara kışlarda buz kesmesiymiş yüreğin..
Hep; “Ben!” derken, Artık; “O”, “İllâ O!” demesiymiş..
Hiç varmayacağı kapıları çalması, hiç ederek ömrünü, adanmasıymış..
Hiç kızmaması yüreğin, almayı hiç düşünmeden hep vermesiymiş..
Hep sarıp-sarmalaması, hiç hesap sormadan, hep dost hep yâr olmasıymış..
Zormuş Anam..
Meğer ölümüne bir kara sevdaymış analık..
Olduk, gördük, bildik bak..
-----------
Gözlemleyin kadınları; Değişirler hep “Anne” olunca.. Bir metamorfoz belki analık; Tırtılken kelebek olmak
Artık gözleri, elleri-ayakları, akıl ve yüreği tüm âzâları ve dahî hayalleri, tüm vakitleri ve hayata dâir hesapları O’na ait değildir..Karşılıksız-hesapsız ve de gönüllü olarak bağışlar yavrusuna tüm varlığını Anne..
Ve dikkat edin, her kadın bir başka güzelleşir “Anne” olunca..
Ezelden biçilen bir kostüm gibi, “Analık” yakışır her kadına..
O, artık “Anne gibi” güler, “Anne gibi” bakar, “Anne gibi”kokar.. Ve hayatta hiç kimse ne “Anne gibi” kokar ne “Anne gibi” bakar ne de onun gibi yanar..
Ve böylelikle tüm anneler, Yaratan’dan kokular, esintiler taşırlar dünyamıza..
Her Anne Yaratıcı’ya âyinedir.. En çok Hâlıq ve Vedud ismi yansır onlarda..
Ve hayat boyu, binbir esmâyı seyrederiz o kocaman yüreklerde..
İşte bu yüzden, kaç yaşında olursak olalım, bizler için hep, Hiç eskimeyen bir ihtiram, çoşkun bir muhabbet, hep meylettiren bir çekim alanıdırlar..
İşte bu tutkunluk, hesapsız adanışlarının karşılığıdır onlara, Yaradan’dan..
Ve bir gün bizden gittiklerinde..İçimizin bir yanı, ömür boyu hep titreşir onlar için.. Hiç sönmeyen bir yangın, zaman zaman yakar alevlenir, asla dolmaz boşlukları..
Alıp gitmişlerdir çünkü canlarımızın bir parçasını..
Öyledir, her Anne giderken, yüreğini emanet bırakır yavrusuna ve bir parça yavrusundan alır da öyle gider çünkü..
Ve bu yürek aktarımı, annenin sesi, nefesi, gözleri, sözleri ve o kocaman yüreği, ezelî bir miras gibi devredilir nesilden nesile..
İşte dünyayı îmar eden, ayakta tutan bu Ana Yürekleridir!
Nasıl emânetse yavrular annelerine bir vakit, Öylece emânettir her anne de yavrusuna.. “Of!” bile demeden, sakın ha incitmeden, Sahip çıksın herkes emânetlerine aman!
Yavrularına iki dünya bağışlayan ANAlara
ve cennetlerini kazanan canlara müjdeler olsun..
CAnım Anneme
Verdiğin Emeklere Binlerce kez Teşekkürler Rabbiz Senden Razı Olsun
Bir Türkü müz Olmalı (alıntı)
Aklımda televizyonda izlediğim eski bir diziden hoş, çarpıcı bir kare var..Kısaca: Aynı işte çalışan iki kardeşin hikayesi bu anlatacağım bölüm..Para konusunda hiç anlaşamıyorlar.Çaktırmadan birbirini dolandırıyor ve sürekli kavga ediyorlar..
Ama, yüreklerini aynı frekansta titreştiren, bir anda herşeyi unutturan,silip götüren, tebessümleri, sevgiyi getiren ortak bir türküleri var onların…
Böyle şiddetle kapıştıkları anlarda, kardeşlerden birisi, o meşhur, kıvrak türküyü söylemeye başlıyor hemen :) Diğeri o kızgınlık ve öfkeyle:
“Yapma! Söyleme!” falan diyor ama, sanki karşı koyamadığı sihirli bir güçle, birden tüm vücuduyla, tüm benliğiyle türküyle bütünleşiyor ve ikisi karşılıklı oynamaya başlıyorlar :)
Dargınlıklar, kırgınlıklar, şiddet, öfke…Herşey bitiveriyor..
Buharlaşıp uçuyor sanki..
Öyle hoş bir an ki..
Sarsılıyorsunuz..
Ve düşünmeden edemiyorsunuz..
Keşke bizim, hepimizin de böyle türküleri olsa..
Ev, cami, okul ve iş yerlerimizden tütün da taa ülkeler arası ilişkilere kadar.. Keşke olsa..
En zor anlarımızda aniden söylemeye başlasak..
Ve kinler, öfkeler, nefretler, kızgınlıklar sevgiye dönüşşe..
Sarılsak en içten duygularla birbirimize..
Böyle derken yine düşünüyorsunuz..
Sahi yok mu bizim türkülerimiz?..
Bizi bize döndürecek, bize bizi hatırlatacak, bizi tek ses, tek bilek, tek yürek halinde aynı frekansta birleştirecek?..
Yok mu sahi?
Olmaz mı? Var tabii..
Hem de, asla “keşke” demeyecek kadar, ne “Türkü”lerimiz var bizim..
Fakat… Ya söylemesini bilmiyoruz ya da dinlemesini..
Veyahut o frekansta titreşecek yürek yok bizlerde..
İşte bu yüzden her gün duyduğumuz, her gün söylediğimiz “Türkü”ler ayni etkiyi göstermiyor..
İşittiğimizde herşeyi unutup sarılamıyoruz birbirimize..
Maddeten ve manen “O Kucağa” taşıyamıyor bizi..
Gönül kapılarımız açılamıyor..
Bütünleşemiyoruz “Türkü”lerde..
Halbuki ne kadar da ihtiyacımız var “Türkü”lerle bütünleşmeye..
Özellikle şu günlerde ne kadar da muhtacız yeniden yeniden O iklimlerde dirilmeye..
“Geceler ta subholuncaya dek inletir bu dert bizi..”
Mısırlılar’ın çok hoşuma giden bir adetleri var: Nerede olursa olsun insanlar tartışsa, hatta yaka-paça kavga dahi etseler o anda birisi çıkıyor ve: “Sallu an Nebi! Sallu an Nebi!” diyor..
Yani:“Peygambere salavat getirin!”
Ve çoğu kez taraflarca salavat getiriliyor ve anlaşmazlıklar hemen sona eriyor:)
Bu da, hoş değil mi? :)
Çıkıp avaz avaz haykırsak mı acep tüm dünyaya, yüreklerce:
Sallu an Nebi Ya Nas!
Sallu an Nebi!
Ayşe Reşad
Not: Yazıda geçen "Türkü” bize ait olan kavramlarda mecaz anlamda kullanılmıştır.Kasıt: bizi ötelere taşıyan-taşıyacak olan “herşey”dir ;)
muhabbetle;) ZİLEZileli hemşehrimizden güzel bii şiir Yüreğine sağlık :)
ZİLE
Bahar güzel olur, gezer tarlalarında,
Çıkıp, madımak topladım, ovalarında, Ağzım dondu, içtiğim kuyu sularında; Yemyeşil bir ovada, kurulmuştur Zile. Misafirlikte eksik olmaz, Zile bat'ı; Mercimek, düğü ve salça, veriyor tadı. Tarhana, toyga, helle, çorbaların adı, Dertlerimin dermanıdır, güzelim Zile. Kışın ev sahibi hep soğukluk çıkarır, Köme, tarhana, döngel; ağızın sulanır, İçmezsin üzüm suyunu; bazen kalır; Yaz, kış, her mevsimde güzeldir, canım Zile. Hastanenin bahçesinde, Muharrem Dede, Şeyh Ahmet, Hüseyin Gazi ve Arap Dede. Hem bekçisidir Zile'nin; her deva, derde, Erenler, evliyâlar otağıdır Zile. Çıkıp kaleye, seyrettik şöyle bir Pazar; Zile'nin kalesi; sanki bir tarih yazar! "Geldim, gördüm, yendim" demiştir meşhur Sezar. Yurdumun ortasında, bir tarihtir Zile.. Ösledim mi ne BAŞIMIZ SAĞOLSUNŞEHİT AİLELERİNE ALLAH DAN SABIR DİLİYORUM
BİR AİLE DÜŞÜNÜN KARDEŞLER ARASINDA KAV GA EDEBİLİR FARKLI GÖRÜŞTE, FARKLI YAŞANTILARDA OLABİLİR ANCAK DIŞARDAN BİR SALDIRI OLDUĞUNDA BİRBİLERİNE KENETLENİR KÜS OLANLAR UNUTUVERİR VEAİLESİNİ SALDIRILARDAN KORUMAK İÇİN TEK YÜREK VE TEK BİLEK OLURLAR, ATEŞ DÜŞTÜĞÜ YERİ YAKAR DERLERYA ATEŞ TÜRKİYE NİN İÇİNE DÜŞÜYOR ACIYI YÜREKDEN PAYLAŞIYORUZ
EVET İŞTE BİZ TÜRKİYE OLARAK KOCAMAN BİR AİLEYİZ KİMSENİN BİZİ YIKMAYA BÖLMEYE GÜCÜ YETMEZ AKSİNE BU TÜR SALDIRILAR BİZLERİ BİRBİRİMİZE BAĞLAR BİZ DAHADA GÜÇLENİRİZ
![]() ^^BAYRAK İNMEZ VATAN BÖLÜNMEZ ^^
VATAN SANA BİR DEĞİL BİN CANIMIZ FEDA.
CAN MI İSTİYOSUN ,İŞTE BURDAYIZ .. TOPRAK MI İSTİYORSUNUZ,CANINIZI ALIRIZ!!!!!!!
Millet,vatan aşkı verilmiş sere
Bir ölür insanım,doğar bin kere
Yirmilik yiğidim düşerken yere
Aldırmayıp suskun durana lanet
Bu toprakda doğup,ekmek yiyeni,
Sırta ihanetten urba giyeni,
Memleket hakkından hak istiyeni,
Vurandan hesabı soranan lanet
Nice canlar feda olmuş vatana,
Borcumuz var,şehit yatana.
Arkadan namertçe kurşun atana,
Mehmet'ime pusu kurana lanet.
Bu şiir http://uzakdost.blogcu.com dan alıntıdır
yüreğine sağlık
NEDEN NAMAZ KILMIYORUZLütfen burada yazdıklarımı sonuna kadar okuyun ve biraz düşünün...
Neden namaz kılmıyorsun??? namaz kılmamak için bir sebebin mi var yoksa? ne olabilir ki namazdan önemli olan sebep??? dur ben tahmin edeyim: namaz kılacak vaktin yok değil mi? ama onlarında yok tu ! ![]() ya bedir savaşına ne demeli:
savaş hiç durulmuyordu aksine gittikçe kızgınlaşıyordu, bu arada ikindi vakti çıkmak üzereydi, ama kılacak zamanda yoktu karşında en az on katın düşman vardı. kenara çekilip te namaza duramazdın, ya da namazı kılmıyacaksın di mi bence en kolayı bu... ya onlar ne yaptı Peygamberimiz 300 kişilik ordusun ikiye ayırdı yarısı geriye çekildi diğer yarısıdaha ileri atıldı ve daha bir kuvvetle savaştı, ve geriye çekilenler Peygamberimizin imamlığında namazı kıldılar, bitince de digerleri ile yerdeğiştirip onlar savaşmaya başladı diğerleri geri çekilip yine Peygamberimizin imamlığında namazı eda ettiler... sence onların zamanı var mıydı? ya da bunların?... ![]() ![]() ![]() AMA O ZAMAN BU YOK TU DEĞİL Mİ ?
![]() bunlara on dakika ara verip namaz kılmıyorsun değil mi?
.
![]() eee tek sebebin bu mu yani? başkaları da yok mu?
hem vakit bulsan bile nerde kılacaksın ki namazı yer yok ki evde değilsin zaten başka yerde yok değil mi? sence onların yeri var mı? ![]() ![]() ![]() bu da tutmadı başka yok mu bahanen?
ya da yolculuk yapıyosundur değil mi, kılacak yer yok ki olsa kılardın... peki onların var mı? ![]() ![]() ![]() bu da olmadı galiba?
ya da çok yoğunsundur, çok işin vardır hiç ayıracak vaktin yoktur değil mi? onların da işi çok ama bi on dakika ayırabiliyorlar ![]() ama senin bir dakikan bile yok değil mi?
bir düşün bakalım bu kadar vakti ne için harcıyosun, dünyalık için değil mi? iyi para kazanıyım, rahat yaşıyım, param pulum olsun hepsi bunun için mi? bir daha düşün sen önce kim götürmüş bir bez parçasından başka bir şey, orada rahat etmek için kim biriktirebilmiş veya götürebilmiş kazandıklarını? oraya gittiğinde ilk sorulacak soru ne biliyor musun? ![]() yaa o zaman ne cevap vereceksin, vaktim yok diyemezsin, yer bulamadım diyemezsin, işim vardı diyemezsin değil mi?
belki şunu dersin: "bu kadar çabuk beklemiyordum ölümü yoksa kılacaktım ileride namazımı kaza namazıda kılacaktım"...ama senin yaşın genç daha yaşlanınca kılarsın değil mi hem o zaman bol bol vaktinde olacak, ya yaşlanmazsan... ya sen namaz kılmadan, senin namazını kılarlarsa... ![]() bunlar kadar genç misin sen,ama bak onlar kılıyor neden?
![]() namaza yetişmek için koşan bir çocuğa Hz.Ömer "sen daha çocuksun bu kadar telaş etmene gerek yok sen daha küçüksün namaz sana farz değil"demişti,
ve çocuk demişti ki:"Amca, amca! Bu işin büyüğü küçüğü olur mu? Daha dün mahallemizde bir çocuk öldü. Üstelik benden de küçüktü. Ölüm denen gerçeğin büyük küçük ayırdığı yok. En iyisi her yaşta buna hazır olmalı. Hem bu yaşta Namaza alışmazsam, büyüyünce kılmak zor gelebilir. sen hala gencim de...
aaa olmadı hastasın değil mi onun için kılamıyorsun, özür dilerim... ama iyileşmen için namaz kılman gerektiğini biliyor musun? öyle dememiş mi Peygamberimiz"namazda şifa var" kalk bir kıl bakalım namazın hastalığın kalıyor mu o zaman??? ama ayakta duramıyorsun değil mi? oturarak kıl, oturamıyosun da(yatalaksın) kafanla kıl o zaman,
yoksa tamamen felç mi geçirdin (şimdi yırttın galiba) zannetme ki yırttın o zaman da gözlerinle kıl bak bu kadar kolaylık var, eminim başka bahanelerin de vardır...değil mi?
yaaa boş ver hem sen niye namaz kılacaksın önemli olan kalp değil mi? senin kalbin temiz kılsan ne olacak ki? O Güzeller Güzelinin kalbi kapkara mıydı, pislik içinde miydi de, ayakalarının altı şişinceye kadar namaz kılardı? eee gördün mü kalbin Efrendimizin kalbinden de mi temiz acaba??? değil, değil mi? bu da olmadı var mı başka bahanen kalmadı mı yoksa uyduracak bir şeyler?
tamam hepsini kılamıyorsun bari bir iki vakiti kıl olmaz mı? oda mı yok? bahanelerini dinleme(me)k isterim veya dur bunlarıda ben tahmin ediyim... sabah namazına uyanamıyorsun, sabahın köründe kim kalkacak ki uykunu mahvedeceksin değil mi? ya böyle bir ilan görsen ne yapardın acaba? ![]() ama gitmezdin değil mi değmez onun için felan uykunu bozmana, sen mi gitmeyeceksin yalan bari söyleme ilk sen olmak için geceyi orda geçirirdin olmadı, gelelim öğleye, off öğle vakti o kadar telaşede namaza vakit mi ayırcaksınbir sürü işin gücün var yetişemiyorsun zaten, bir de namaz hiç olmaz bu kadar işin arasında namaz mı olur? ![]() ama yemeğini yemeden öğleyi geçirmiyorsun belkide zevkini çıkara çıkara 1 saatte yiyosun yemeği değil mi, yemek daha önemli değil mi???
ya ikindin ne olacak?? dur şimdi zaten yoruldun bütün gün işler hala bitmedi bu yorgunlukla namazını felan kılamazsın, ama dedim ya az önce bir daha diyeyim ne demiş Peygamberimiz"hasta mısın, yorgun musun, çaresiz misin,... o zaman namaz kılda geçsin bunların hepsi... ya akşam namazı???
oooo sende yaaa daha eve gidilecek, yemek yenilecek, zaten akşam vaktide kısa yetişemiyorsun değil mi? evine 10 dakika sonra girsen ne olacak kaçmıyor ya ev, ama vakit gidiyor bir daha bulabilecekmisin o vakti??? yatsı namazını hiç sormuyum değil mi? o saatte namaz mı kılınır insanın uykusu geliyor uykulu uykulu namaz kılınmaz ki... ama nedense başka zamanlar uykun gelmiyor, mesela bunlara bakarken hiç uykun gelmiyor değil mi? ![]() ![]() ![]() eee bunlarda olmadı vakitlerin birinden bile sıyıramadın yakayı,var mı başka bahanen benim aklıma bu kadarı geliyor, seninde aklına gelmiyor değil mi? kalmadı çünkü başka bahane... aslında var ben sana söyleyim mi üstelik bu sefer kesin kurtulursun namaz kılmaktan(zaten kılmıyosunda) üstelik bir tane değil, ne mi dur söyleyim: 1 : ÖLÜ İSEN 2: DELİ İSEN 3: ÇOCUK İSEN 4: HAYVAN İSEN 5: KAFİR İSEN ne dersin sıyırdın bu sefer ha? ama yok, nasıl olur sen ölü veya deli değilsin, üstelik kocaman adamsın ve insansın, Allah korusun kafirde değilsin eee demek ki neymiş namazdan kurtulamazsın................ sana sesleniyorum ey insan boşver sen nefsini o zaten hiç namaz kılmak istemez ki sen dinleme onu bak yukarda birden sıraladı bahaneleri sonuç ne peki? koskoca bir hiç. yani gel namazını kıl uyma sen ona yoksa sende mi uyduracaksın bahane ama kalmadı ki bahane, niye mi namaz kılacaksın? dur onuda söyleyim: sen müslümansın degil mi?(elhamdülillah) eee kanıtın ne nasıl ispatlarsın bana müslüman oldugunu, tabi ki namaz kılarak islam demek namaz demektir namaz dinin direğidir onun için... bir de gözünü çevirde bak etrafına
![]() tamam sen boşver hepsini sen bunlara da mı acımıyorsun ![]() ![]() ![]() Yüce Allah buyurmuyor mu: "namazdan sonra edilen dua reddolunmaz" diye, haydi onlar için başka bir yapmıyorsun(yapamıyorsun) madem en azından dua et... hem bak doğada herşey ona secde ediyor sen daha ne duruyorsun
![]() ![]() ![]() şimdi gel ne dersin artık başlayalım mı namaza? haydi mevlanaca namaz kılmaya var mısın? onun gibi secde ede ede seccadeyi lime lime etmeye var mısın? veysel karani gibi geceleri gündüzleri namazla geçirmeye var mısın? öyle güzel bir namaz kılarmış ki mübarek bir geceyi sadece kıyamda, bir gece sadece ruküda, bir gece sadece secdede geçirirmiş... Hz. Ali gibi, savaşta yediği okun acısından çıkaramıyorlar, ancak Hz. Ali namaza durunca çıkarıyorlar hem de kılı bile kıpırdamıyor, soranlara da "biz namaz kılarken can kuşumuzu salıveririz" demiş, var mısın böyle namaz kılmaya? Hz.Rabia gibi, gözlerinde yaş kalmayıncaya kadar namaz da ağlamaya var mısın? ve O GÜZELLER GÜZELİ, namazı en güzel kılan O kimse onun gibi Kılamazdı, varmısın onun ümmeti olarak namaz kılmaya? biliyorum sen onlar gibi namaz kılamazsın, onlar gibi olsan zaten bahane uydurmaz, namaz kılmak için kendine yollar arardın bu zamanda... nasıl mı namaz kılacaksın? öyle bir namaz kılacaksın ki ezanı okuyan Bilal-i Habeşi olacak, namaz kıldığın yer Mescid-i Haram(KABE) olacak ve imamın Hz. Muhammet Mustafa olacak ve Hz. ebubekir, Hz. Ömer, Hz.Osman, Hz.Ali ve sahabeyle birlikte namaza duracaksın.... öyle bir namaz kılacaksın ki, sırat köprüsünün üzerinde olacaksın aşağısı cehennem ve karşında YÜCELER YüCESİ ALLAH TEALA ve meleklerle saf tutarak... öyle bir namaz kılacaksın ki mevlana'ca: ![]() Namaza tekbirle girmek,"İlahi,biz Senin huzurunda kurban olduk !" demektir. Tekbir getirerek kurban kesildi ğibi, tekbirle namaza başlamak da, "Allah'ım canımız Sana feda olsun!" anlamındadır. Namazda kıyama durmak, Allah'ın huzurunda kıyametteki muhasebeyi hatırlatır. Kul, biraz sonraki hakkıyla yerine getiremediği kullundan ve işledği günahlardan dolayı, utancından ayakta durmaya dermanı kalmaz, rükuya eğilir. Başı rükuda iken"Hakk'ın suallerine cevap ver" diye İlahi ferman gelir. Kul, rükudan başını mahcup olarak kaldırır. Ayakta duramaz, yüzüstü secdeye kapanır. Tekrar ona,"Secdeden başını kaldır! Yapmış olduklarından haber ver" diye ferman gelir. O, yine mahcup bir halde başını kaldırsa da, tekrar yüz üstü kapanır. O agır yükün tesirinden dizleri üstüne çöker. Sağaselam verir; Peygamberler ve melekler tarafına bakar, onlardan şefaat talep eder. Onlar şöyle derler: "Çare ve yardım günü geçti. Çarei ancak dünyada olabilir. Orada salih amellerdebulunmadınız, o günler getti.". Sola selam verir; akraba ve yakınlarının tarafına bakar. Onalardan da bir fayda göremez. Herkesten ümidini kesince, dua için iki elini kaldırır. "Ya Rabbim, herkesten ümidimi kestim. Kuluna melce' ancak Sensin. Senin rahmet ve mağfiyetine sınır yoktur"der.
![]() Aslında sen namazı Kabe'de kılıyorsun biliyor musun? evet sen o safın içindesin aslında, ilk saf Kabe'nin etrafını çeviren ilk halkadır ve sende gittikçe büyüyen bu halkanın içindesin bu safın içindesin sen namazı orda kılıyorsun sadece biraz arka saflardasın o kadar, inşallah ön saflarda da kılmak nasip olur... var mısın böyle namaz kılmaya? hadi ey kalbim durma artık tövbe et ve Yaradanına en güzel hamdını sun, temizle kalbini pislikten, dünyalıktan ve kula yakışır bir şeklide MEVLA'ya yaklaş... hadi be ruhum hadi be kalbim uymayın siz o nefsime o hep konuşur ve sizi kötüye götürür, siz ondan güçlüsünüz, siz ona hükmedersiniz hadi kırın onun gücünü biliyorum yapacaksın sen bunu hadi o zaman bak Bilal-i Habeşi ezanı okumaya başladı haydi şimdi namaz zamanı, haydi şimdi kurtuluş zamanı... KURTAR KENDİNİ... Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, gece ayakları Şişinceye kadar namaz kılardı. Ona, - "Ey Allah´ın Elçisi! Neden kendini bu kadar yoruyorsun? Oysa Allah senin geçmiş ve gelecek hatalarını bağışlamıştır" dedim. Bana şu cevabı verdi: - "Âişe! Şükreden bir kul olmayayım mı?" (Müslim) DUA
Afferder Misin Allah´ım ?.. Yüklensem günahlarimi sirtima Tüm mahcubiyetimi alsam yanima Biraz da utanc duyarak kapina Gelsem affeder misin Allah´im ?.. Gözlerim dolu yaslarla Günahlarimin verdigi pismanlikla Ama beni affedecegin umuduyla Gelsem beni affeder misin Allah´im ?.. Verecegim hesabin korkusuyla Benden geriye kalmis günahlarin tortusuyla Ama Rabbim sana duydugum büyük askla Gelsem beni affeder misin Allah´im ?.. Hatalarimi bilsem de bas koydum yoluna Sen çok affedicisin bagislayicisin ama Benim de günahlarim çok fazla Böyle iken Gelsem kapina affeder misin Allah´im?.. Belki yüzüm yok gelmeye Ama baska yerim yok gitmeye Kalbimde ki sonsuz sevgimle Gelsem beni affeder misin Allah´im ?.. ![]() NEDEN BEN DİYENLER İÇİNBrenda, bir dağa tırmanmak istiyordu. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına. Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı.
Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu. Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetti. Aniden boşalan ip, hızla Brenda'nın gözüne çarparak lensini düşürdü.. Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens, yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah'a dua edebilirdi yalnızca... Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı. "Allah'ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et." Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri "Aranızda lens kaybeden var mı?" diye bağırdı." Brenda'nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti. Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı: "Allah'ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım..." "BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM" demeyin... ALINTIDIR
![]() Geçen Perşembe bir hanım geldi, yanıma oturdu ve;
“…Sohbet içinde; “İncinme incitenden, gelmeyene gidin, birbirinizi Allah için sevin..” dediniz ya..Ben çok inciniyorum incitenlerden ne yapmayalım?” dedi..Ama der demez de akıverdi gözyaşları Anlaşılan epey dolmuş, çok incinmiş..Hemen elini tuttum önce, sonra da kucaklayıp, öptüm onu Ve dedim ki; -Bak sana iki SIR vereceğim, anlarsan ve uygularsan artık hiç kimse seni incitemez ![]() Kulak kesildi bana..Umutsuz gibi, ama gözlerinde bir pırıltıyla ![]() -Hani daha önce anlattım ya sizlere günah konusunda: -Her insan İslam fıtratı üzere doğar, tertemizdir ve yüce Yaratıcı O Vahhab, içine tüm esmasıyla olası bütün güzellikleri işlemiştir..Kişi dünyaya geldiğinde isterse fıtrat üzere kalır, isterse de bozar yaradılışını, nefsine zulmeder, gurbetlere atar kendini demiştim ya.. İşte canım, gel bunu açalım birlikte; Kainatta yaradılmış her şey Allah’ı tesbih eder kendi lisanlarıyla, canlı-cansız her şey daim tesbihtedir değil mi? Bu haliyle “Kainat büyük bir mescid gibidir” diyebiliriz; Yani her şeyin yüzü O’na dönük, her şey O’nu anmakta, yanmakta.. Şimdi; İnsan günah işleyince, başta kendi hususi dairesi olmak üzere, tüm kainatla çelişiyor.. Nasıl mı? Kainattaki zikir zincirini kırıyor.. Öyle ya, her şey Yaradan’ını tesbih ederken, o kendini gurbetlere atmış, zikir halkasını kesmiş.. Günah böyle bir şey işte..Her günah işleyen kişi, o muhteşem halkayı zorluyor ve koparıyor.. O zaman eşya yani tüm kainat ve içindekiler, o kişiye yabancılaşıyor, yol vermiyor.. Gurbetlerin bir açılımı da bu.. Yani günah, kendisiyle zıd düştüklerinle zoraki yaşamak-yaşayamamak aslında.. Hani büyüklerden birisi demiş ya; “Ben günah işlediğimde, bineğimin ve hanımımın huysuzluğundan hemen anlarım” İşte SIR burada canım.. Bunu kavrarsan, başına gelen olaylarda ya da seni incittiklerinde, gayrına değil de nefsine yönelir sorgularsan hiç incinmezsin “Bana neden böyle yaptılar?” “Neden böyle oldu” değil, “Ben ne yaptım ne halt işledim ki böyle oldu” diye içe dönük sorgu Rabbimiz de böyle demiyor mu? Bak ayete; “Başınıza gelen her musîbet, işlediğiniz günahlarınız (ihmalleriniz ve kusurlarınız) sebebiyledir, hatta Allah günahlarınızın çoğunu da affeder.” Şura-30 İşte gayrısından İncinenler, hep dışındakileri sorgulayanlardır. İnsan bu sırrı kavrar ve O’na tam kul olursa, Yaradan tüm dünyayı ona musahhar eder, her şeyi emrine verir, Sevdiğini kainata sevdirir, memnun olduğunu memnun eder Sen Allah için olursan, O da senin için olur yani ![]() İkinci SIR Her yaptığını Allah için yapmak..Sadece O’nun için.. Eğer böyle yaparsa kişi, ne teşekkür bekler ne de takdir.. Ne alkış ne de övgü ![]() Neden? O’nun için yaptı çünkü, karşılığı da O’ndan olacak, O’nca olacak ![]() İşte bu sırrı kavrayan asla darılmaz Eşi olsun, patronu olsun, arkadaşı, çocuğu, komşusu.. Kim olursa olsun, hiç kimseye darılmaz .. Ha, gelmesin mi teşekkür hiç Hani insan hep meftundur ya peşin karşılıklara ![]() Gelirse nurun ala nur olur Ama bu mertebede, gelse de gelmese de etkilenmez kişi ![]() Bunun için de, her işe başladığında “Allah’ım senin için” demeli, öyle yola çıkmalısın; Bu niyetle yaptığın tüm işler, attığın her adım seni yüceltecek, hem burada hem de ötelerde,.. Adetlerin ibadetlere dönecek ve kazanan sen olacaksın, kendini O’na mal etmenden ötürü.. Hani derim ya hep; “Allah katında değerini öğrenmek istiyorsan; İçine bak! O, sende ne kadarsa” O seçiyor kullarını “innallahestafa” sırrınca Sen de aday ol O’na “Ben” de, parmak kaldır, kendini beğendir O’na Bak kendini beğendirmek için bir ömür çırpındıklarından nasıl inciniyorsun.. O'na sevdir-beğendir kendini ki seçilesin, Kul ol ki SULTAN olasın.. Karanlıkta uzaktan bir kıvılcım görmüşcesine tebessüm etti Ama düşünecek biliyorum ve ererse sırra, tüm dünya güzelleşecek ![]() Ve erersek sırra dünya güzelleşecek ![]() http://yurekyanginlari.blogcu.com/ adresinden alıntıdır. Yüreğine sağlık, Allah ondan razı olsun... UTANIYORUZ EFENDİMEy gözümün nuru, gönlümün sürürü, başımın tacı sadrımın ilacı, dertlerimin dermanı, varlığımın sebebi, âlemlerin Seyyidi Peygamberlerin Efendisi Mekke'nin yetimi, Medine'nin biriciği. Ümmetinin şefaatçisi, kurtarıcısı, Mevlamın habibi...
"Anam babam sana feda olsun" diyenlerin sertacı. Ariflerin medetkari, günahkarların ümidi, aşıkların iniltisi, ahları, firakları. Yunus'ta sevgi, Mevlana'da aşk, Es'ad Erbilli'de ateş... Ne kalemin, ne kalem tutanın cüreti var, hali var, dermanı var... Ne Mekke'yiz hüznüne ortak, ne Medine'yiz bağrında sımsıcak. Ne Hira, ne Sevr, ne de hörgücünü, eğerini, seferini kıskandığım Kusva... Ne "Hayatım da, malım da senin için değil mi Ya Rasullah" diyen Ebu Bekir'im. Ne de "O söylediyse doğrudur" Sıddık teslimiyetiyim. .. Ne "nefsimden de seni fazla seviyorum" diyen Hattab oğlu Ömer'im... Ne de ilim kapısı Ali Kerremallahü Veçhe ve ne de "bir kızım daha olsa verirdim sana ya Osman" Zinnureyn'nim. Ne daha hayattayken, hasretinle yanmış kavrulmuş Sevban'ım ne de sevdanla Habeşistan'a Medine 'ye giden Muhacir. Ve ne de ağustos sıcağında rahmet bekler gibi seni bekleyen Ensar'ım... Ne anlık firakınla inleyen ağlayan, adeta çatlayan hurma kütüğü, ne de hiç unutamadığın eşin Haticetül Kübrayım... Ne Bedir'de çektiğin kılıç, ne de Uhud'da kanayan yara, şehid olan mübarek dişim... Ne gövdesini, mübarek vücudunuza siper eden Hz. Talha, ne de Allah için çekilen Seyfullah'ım. Ne Taif'te taşlanan acıyım, ne Ebu Cehil'e tebliğdeki kahramanım. Ne devesinin üzerinde iki büklüm kul gibi kul olarak Mekke'ye girenim, ne de "Ya Bilal Ezan-ı Muhammediyeyi okuda ferahlanalım" diyenim. Ne Şahid ol YARAB Şahid ol YARAB Şahid ol YARAB diyerek yüzbinlere ulaşan sesim. Ne de yüz binlerle sahabenim... Ne dizinde refik'i Ala'ya diyenin zevcesi Ayşe. Ne de "bu ellerde artık Ezanı Muhammediyeyi okuyamam diyen yanık sesli Bilal'im... Ne seni sımsıcak saran Medine'nin şerefli toprağı. Ne de Kubbeyi Hadranım EY HABİB... Ama; günahlarımla, karamla, isyanımla aczimle tek sermayem SENİ SEVİYORUM EY EFENDİM ! Lütfen kabul buyurun. İstirham ediyor Yalvarıyor Tek şey istiyorum. Bu da bizden, bu da ümmetten, bu da kardeşlerden deyin EY HABİB... Perişanız, Dağınığız, Gevşeğiz... Tamam... Ama, 1422 yıl uzağına düşen ahir zaman ümmetiyiz. Lütfen, istirham ediyorum, bu uzaklığı şefkatinle kucakla bağrına basıver, yıllar erisin asrı saadette komşu olalım EY HABİB... KADER; 1422 yıl uzağa düşürdü KADER; bizleri sahabe yapmadı KADER; nur cemalini göremedik. KADER; nübüvvet mührünü öpemedik. KADER; sohbetini dinleyemedik. KADER; abdest suyunu paylaşamadık. KADER; Rayihanı doya doya içimize çekemedik, ne gelir elden YA HABİB! EFENDİM...PEYGAMBERİ M... HERŞEYİM... Ravza'dan bakıyor halimize üzülüyorsun. Ya da garip ümmetin Seni üzüyor... Belki de bunlar benim ümmetim mi(!) diyorsun. YA HABİB, Seni şaşırtsak da Seni üzsek de Bize üzülsen de Evet biz Senin ÜMMETİNİZ YA HABİB! Kapında iki büklüm, Gözlerimiz yere çakılı Yüzümüz mahcup ve kara Hem af bekliyor, hem işaret YA HABİB!... Bir nazar, bir teveccüh, bir himmet YA HABİB!... Zilletten, izzete Yıkımdan kıyama ölümden hayata YA HABİB!... "Nur tamamlanacak" AMENNA VE SADDAKNA. Nuru tamamlayan ümmetin biz olalım, lütfen lütfet YA HABİB!... Parasız, pulsuz bir geda... Bir canım var, sana feda... Nasip olur mu, çıksam yola RAVZA-YI MUTAHHARA-YA. .. Ne yüzle geldin! Der misin? ![]() Gözümün nuru!...Yaradılış sebebim!...
Gönlümün huzuru!...Sevgili Peygamberim!... Kalemi elime aldım...Bu kez sana yazıyorum.Ama gözlerim buğulu camlar gibi,satırları göremiyorum!...Ellerim titriyor...UTANIYORUM!..Evet, utanıyorum Sana yazmaya!...Biliyorum Ya Resulallah (s.a.v.)...Adının anıldığı her yerdesin!..Bu halimle huzurunda olmaya utanıyorum! Beni huzuruna kabul eder misin? Ben, bir zamanlar cihanı titreten Osmanlı'nın torunuyum.Ama şimdi Senin mübarek ruhunu inciten hakaretleri yapanlara ,bir "özür" bile diletemediğim için utanıyorum...Seni o insanlara tanıtamadığım için,adını diyar diyar ötelere taşıyamadığım için utanıyorum...Sana saygısızlık edenlerin tepesine balyoz gibi inemediğim için, seni ve Rabbimin Seninle gönderdiği "Yüce İslam Dinini" lâyıkıyla temsil edemediğim için utanıyorum.... Ya Resulallah (s.a.v.)!...Hani bir gün sahabelerinle oturmuş sohbet ediyordun.Onlara "ahir zaman"dan bahsediyordun.Ve ahir zamandaki ümmetin için "Kardeşlerim" demiştin.Sahabelerin sormuştu: "Ya Resulallah kardeşlerin biz değil miyiz?" Demiştin ki . "Siz arkadaşlarımsınız.Kardeşlerim ahir zamanda gelecek olan ümmetimdir." Ya Resulallah ( s.a.v.)!..Bizi bu gamsızlığımızla, bu vurdumduymazlığımızla ve bu dünyaya tutkun halimizle "kardeşlerin "olarak kabul eder misin?Beş vakit minarelerden okunan ilahi çağrıya sağır oluşumuzla,Kur'an-ı Kerim'i okuyamaz, okusak bile anlayamaz,anlasak bile hayatımıza uygulayamaz halimizle de bize "kardeşlerim" der misin? Kur'an-ı Kerim'de övülen gün...Fetih günü...Ulubatlı elinde sancak surlara tırmanıyor.Yağmur gibi ok yağıyor üzerine...Ama o bir kez "Ya Allah! Bismillah!" deyip yüklenmişti surlara!Kimse durduramazdı O'nu!..O kadar çok yara almıştı ki bir ara sendeledi...Tam düşmek üzereyken bir el tutup çekti onu yukarıya...Ve Ulubatlı sancağı dikti surlara!...Sancağımızı surda dalgalanır gören askerimiz coştu...Bu coşkuya dayanamadı surlar!...Ve İstanbul artık sonsuza kadar bizim olmuştu!... Fatih Sultan Mehmet ,Ulubatlı'nın yanına koştu.O'nun başını dizlerine koydu ve gözyaşlarına hakim olmaya çalışarak "Hasanım! İstanbul'u almak seni kaybetmeye değer miydi?"dedi...Ama Ulubatlı'nın yüzünde güller açıyordu.Bir nur vardı simasında...Belliydi Nur'la karşılaştığı....Dedi ki:" Padişahım! Surlara tırmanırken bir ara dengemi kaybettim.Tam düşmek üzereyken bir el tutup çıkardı beni surların tepesine...O el Resulallah'ın (s.a.v.) eliydi!...Bakın şu anda yüzünde büyük bir mutlulukla surların üzerinde dolaşıyor...Padişahım!...Bu manzara için bir değil bin Hasan feda olsun!..." Ya Resulallah(s.a.v)!...Elimizde Senin sancağın,nefis surlarımızı aşmaya çalışıyoruz biz de...Dünyanın câzibedâr okları yağıyor üzerimize her yandan!...Ha bire sendeleyip duruyoruz...Kayıp düşmemiz an meselesi...Farkındayız Ulubatlı'nın imanı yok yüreğimizde...Utanıyoruz bunu söylerken ama...Ya Resulullah (s.a.v.) ,bu halimizle ,bizim de elimizden tutar mısın?Düşmek üzereyken bizi de kurtarır mısın? Hani bir gün Hz. Ebubekir(r.a.),bir bardak soğuk su istemişti yanındakilerden...Suyu içtikten sonra ise hıçkırıklara boğulmuştu...Etrafındakiler de O'nunla birlikte ağlamaya başladılar nedenini sormadan...Hz. Ebubekir biraz sonra dedi ki: "Neden ağladım biliyor musunuz?Bir gün Resululah (s.a.v ) ile oturuyorduk.Eliyle bir şeyleri itiyor gibiydi.Biraz sonra bunun sebebini sorduğumda dedi ki: "Dünya bütün güzelliği ile karşımda temessül etti ve kendini bana kabul ettirmeye çalıştı.Elimle onu itiyordum. Sonra kenara çekildi ve dedi ki:"Sen beni kabul etmesen de , senden sonrakilere kendimi kabul ettireceğim."." İşte şimdi bu bir bardak soğuk su ile dünya bana kendini kabul ettirdi korkusuyla ağlıyorum." Ya Resulallah (s.a.v.)!...Dünyadan "bir bardak soğuk su "kadar zevk alıp da bundan pişman olan bu yüce ruh karşısında ve dünyanın bütün zevklerini elinin tersiyle itişin karşısında; dünyanın kendini bize nelerle kabul ettirdiğini görüp utanıyoruz!...Utanıyoruz ama, Senin doğduğun andan, Rabbimize kavuştuğun ana kadar "Ümmetim" diye inleyişine ümidimizi bağlayıp,yine de diliyor ve dileniyoruz...Bu halimizle de bizi "Ümmetin" olarak kabul eder misin? Bir savaş sonu Hubeyb b.Adiyy (r.a.),kafirlerin eline esir düşmüştü ve ona sormuşlardı idam sehpasında: "Senin yerinde şu an Muhammedin olmasını ister miydin?" Hubeyb'in bu soru karşısında tüğleri ürpermiş ve: "Hayır! Allah şahidim olsun ki, bir değil bin başım olsa hepsi O'nun yolunda feda olsun." demişti.Sonra da "Ya Rabbi! Resulallah'a veda edemeden gelmiştim.Sen selamımı O'na ulaştır.Esselamu Aleyke Ya Resulallah!..."diye sana selam göndermişti... Sen o anda ashabınla oturmuş konuşurken,birden doğrulup " Ve Aleyküm Selam Ya Hubeyb!" demiştin.Yanındakiler ne olduğunu sorunca da gözyaşları içinde "Müşrikler Hubeyb'i şehid ettiler.O da son anında bana selam yolladı." diye cevap vermiştin... Uzaklık bizler için Ya Resulallah (s.a.v)!Biz senden uzağız ama sen bize yakınsın...Uzaklığımızdan utanıyoruz...Sana lâyık bir ümmet olamayışımızdan utanıyoruz...Sana utanmazca saldıranların sesini kesemeyişimizden utanıyoruz...Ve bir elimizle bir demet gülü, diğer elimizle bir avuç gözyaşını sana sunup,özür diliyoruz senden...Özrümüzü kabul buyur Ya Resulallah (s.a.v)... Çağlar ötesinden,kendi uzaklığımızdan sana selam yolluyoruz...Kalbimiz sevginle dopdolu...Belki de tek sermayemiz bu!...Ulaştır Ya Rabbi!... Esselamu Aleyke Ya Resulallah!.. Esselamu Aleyke Ya Resulallah!.. Esselamu Aleyke Ya Resulallah!.. ![]() Dua
Ya Rabbi
Elhamdulillahi Rabbil alemin. Bir adı da "el-Vedûd" olan, sevginin, aşkın kaynağı, seven ve sevdiren Rabbimiz! Bütün isimlerinle Seni anıyor ve "Birbirinizin birbirinize sevgisi, işte O'nun nurudur." diyenin muhabbetiyle Sana iltica ediyoruz. Rabbimiz, Sen avuçlarımıza düşen gözyaşlarından haberdârsın. Sen o elleri ve göz yaşlarını geri çevirmezsin. Dünya Ramazanlaşıyor
GÜLLERİN EFENDİSİNE ( acizane bi kaç yazı) "Baktığımız her ufkun öte yanına hasret; Hayatının ilk sırasına koyduğun,
En çok vaktini alan,
Kafanı ve gönlünü meşgul eden, ŞEY –her ne ise-
Ahiretin adına sana neler kazandıcak?...
HİÇ DÜŞÜNDÜN MÜ?..
Önünde iki yol var: NAR VE NUR..
Tüm vaktini sarfettiğin şey, seni hangisine taşıyacak?..
DÜŞÜN!..
Her insan ölecek yaştadır UNUTMA!..
ŞU AN SON DAKİKALARINI YAŞIYOR OLABİLİRSİN...
RABBİNE KAÇMAK VAKTİDİR..
UNUTMA Kİ O SANA SENDEN DE YAKIN..
SEN O’NU BIRAKSAN DA SENİ ASLA BIRAKMAYANDIR..
HERŞEY GEÇİCİ FANİDİR, O’NDAN BAŞKA..
VE... DÖNÜŞLER O’NADIR..
HESABA ÇEKİLMEDEN ÖNCE HESABA ÇEK NEFSİNİ!..
O EN SEVGİLİ’YE GÖTÜRECEKLERİNLE MEŞGUL OL!..
Sevgimizi nasil ifade edebiliriz?
Evet Resulullah aleyhissalatu ve sellem dir kastım?
![]() Peygamber Efendimiz’i -sallallahu aleyhi vesellem -rüyasında görmeyi çok çok arzu eden birisi varmış... (Kim arzu etmez ki değil mi?) Fazla bilgisi de yokmuş.. Hani derler ya; şu kadar şunları okursan, şöyle yaparsan görürsün falan..
Kalkmış bir hocaya gitmiş , anlatmış halini ve ne yapması gerektiğini sormuş..
Hoca gülümsemiş ve;
-Bu çok kolay!.. Sadece, sen benim dediklerimi aynen uygula diyerek devam etmiş; -Hemen git 2 kilo pastırma al!.. Ve otur ye!. Fakat kesinlikle hiç su içmeyeceksin.. Ne su, ne de sıvı bir şey içmek yok.. Bu dediklerimi yap! Sabah gel rüyanı anlat!..
Adam zavallı, görmek istediği rüya ile pastırmanın alâkasını bir türlü çözememiş fakat yine de, hocanın elbet bir bildiği vardır diyerek, dediklerini hevesle uygulamış..
O gece rüyasında tabii ki buz gibi serin pınarlar, çağlayanlar, bardaklar dolusu şerbetler görmüş, doyasıya içmiş..
Sabah namazında koşmuş mescide, hocayı bulmuş.. Hoca mütebessim dinlemede..
-Ya hoca! Demiş adam, bu nasıl iştir?.. Dediğini aynen uyguladım ama sudan başka hiçbirşey görmedim..
Hoca demiş ki O’na; -Tuzlu pastırmayı yedin, hiç su içmedin..Düşünsene; nasıl yandın suyun aşkıyla.. Yüreğin tutuştu, gözlerin sudan başkasını görmez, canın sudan başkasını arzulamaz oldu.. Ve rüyanda yandığına ulaştın, yandığını buldun..
işte O Resûle varmak, O’nu bulmak için de O’nun aşkıyla öylesine yanacak, öylesine tutuşacaksın ...
Hikaye bu kadar.
İLHAM; Sadece uykuda mı?. Çölde susuz kalmışların uyanıkken gördükleri -serap- sular, çağlayanlar, iç ateşin dışa yansıması ve anlık ta olsa hedefe ulaştırması da aynı şey değil midir?..
Ve... O’nu -sallallahu aleyhi ve sellem- canlarından, mallarından, evlatlarından daha çok sevenler, sadece lafta sevmekle kalmayıp, sünnetini aynen tatbik edenler, Sürekli O’na -aleyhissalatu ve sellem- ADRES BIRAKANLAR, O’nu -Allahumme salli ala seyyidina Muhammed- değil uykuda, her anlarında yanıbaşlarında bulmazlar mı?..
Bu dünyada böyle, ötede ise; O, Burada bıraktıkları adreslerle onları tanımaz mı, kucaklamaz mı o engin şefkatiyle?....
Yani?... BURDA olsun ORDA olsun ON’A ulaşmak her zaman mümkün;
O’NU ANLATMAYA GÜÇ YETER Mİ?.. O, iki cihanın Güneşi, insanlığa rahmet olarak gönderilen, Nebiler Nebisi... “Âlemlere Rahmet diye geldi O, O, Hayat ağacının keremiyle yeşerdiği iki cihan güneşi.. Bizim Peygamberimiz.. Ahmed-i Muhtar Efendimiz..
Esselâtu vesselâmu aleyke Ya Resûllallah!..
Esselâtu vesselâmu aleyke Ya Habîballah!
Esselâtu vesselâmu aleyke
Ya Seyyidel Evvelîne vel Âhîrîn!..
O EN İYİ ASKERDİ..
O EN İYİ KUMANDANDI..
O EN İYİ LİDERDİ..
O EN İYİ DOKTORDU..
O EN İYİ PSİKOLOGTU..
O EN İYİ SOSYOLOGTU..
O EN İYİ ÖĞRETMENDİ..
O EN İYİ TÜCCARDI..
O EN İYİ............
O EN İYİ ARKADAŞTI..
O EN İYİ SEVGİLİYDİ..
O EN İYİ DOSTTU..
O EN İYİ EŞTİ..
O EN İYİ BABAYDI..
O EN İYİ...........
O EN VEFALIYDI..
O EN TAKVALIYDI..
O EN MÜTEVAZİYDİ..
O EN DOĞRUYDU..
O EN ADALETLİYDİ..
O EN MASUMDU..
O EN DAYANIKLIYDI..
O EN ZEKİYDİ..
O EN ASALETLİYDİ..
O EN HATİPTİ..
O EN EMNİYETLİYDİ..
O EN TESLİMİYETLİYDİ..
O EN ŞEFKATLİYDİ..
O EN CÖMERTTİ..
O BİR BEŞERDİ LAKİN EN HAYIRLISIYDI..
O İLKTİ VE SONDU..
SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM... ONU ANLATMAYA BENİMDE GÜCÜM YETMEZ NE HADDİME........RABBİM BİZLERİ ONA LAYIK ÜMMET KENDİSİNE LAYIK KUL OLANLARDAN EYLESİN.....AMİN
O’NA UYUNUZ..
O’NU ÖRNEK ALINIZ Kİ O,
SİZDE HERGÜN YENİDEN DOĞSUN...
YÜREĞİNİZİ VERİN Kİ O’NA,
YARIN ORADA SİZİNLE OLSUN.. . Sıcak yaz günlerinde harama bakmaktan sana sığınırım ya Rab...
Peygamberler döneminden beri kendisinden Allah’a sığınılan dehşetli bir asırda yaşıyoruz. Günahlardan ve haramlardan yana alabildiğine mücrim, alabildiğine talihsiz, alabildiğine saldırgan bir asır. Eski zamanda günah işlemek isteyen, bizzat kendisi meyleder giderdi. Bu zamanda ise yüzlerce günah yolda, sokakta ve hattâ evimizin içinde, tâ baş köşede, çoğu zaman–san’at gibi, edebiyat gibi, haber gibi—mâsûm bir kılıf içinde kalbimize ve îmânımıza saplanıyor. Günahların her çeşidinin böylesine meşrûlaştırıldığı, böylesine teşvik gördüğü, böylesine umumîleştiği ve böylesine kılıf değiştirdiği bir zaman dilimini tarih göstermiyor. Geçmiş peygamberler (as) döneminde Allah’ın gayretine dokunan ve İlâhî gazapla neticelenen günah ve isyanların hepsini birden günümüzde görmek bizi titretiyor. Ama bu bir vakıa!
Şüphesiz, ahir zamanda yaşıyoruz; haramlarla iç içeyiz; haramlara karşı sipere girmeyi ve takvayı esas almayı muhakkak öğrenmeli ve başarmalıyız. Bu konuda elimizden tutan hadisler vardır. Kısaca göz atalım: * Resul-i Ekrem Efendimiz (asm) buyurdu ki: “Üç kişi vardır ki, insanlar mahşerin sıcağında hesap verirlerken onlar Allah’ın Arşının gölgesinde sohbet ederler. Bunlar: 1- Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından etkilenmeyen kişi. 2- Kendisine helâl olmayan şeye elini uzatmayan kişi. 3- Allah’ın bakılmasını haram kıldığı şeye bakmayan kişi.”1 * “Şu altı şeyi kabul edin; ben de Cennete girmenize vesile olmayı kabul edeyim: 1- Konuştuğunuz zaman yalan söylemeyin. 2- Söz verdiğiniz zaman sözünüzde durun. 3- Size güvenildiğinde hıyanet etmeyin. 4- Harama karşı gözünüzü yumun. 5- Harama el uzatmayın. 6- İffetinizi koruyun.”2 * “Üç kişi vardır ki, gözleri, Kıyamet Günü Cehennem ateşi görmez: Bunlar: 1- Allah korkusundan ağlayan göz. 2- Allah yolunda nöbet tutan göz. 3- Allah’ın haram kıldığı şeylere bakmaktan sakınan göz.”3 * “Şu üç göz hariç her göz Kıyamet günü ağlayacaktır: Bu gözler: 1- Allah’ın haram kıldığı şeylere bakmaktan çekinen göz. 2- Allah yolunda uykusuz kalan göz. 3- Allah korkusundan bir sinek başı kadar da olsa yaş akıtan göz.”4 * “Benden sonra büyük şehirler fethedeceksiniz. Çarşılarında oturup sohbet edeceksiniz. Bu gerçekleştiği günlerde selâmı alınız. Gözlerinizi haramdan koruyunuz. Gözü görmeyenlere yol gösteriniz. Zulme uğrayanlara yardım ediniz.”5 Üstad Bedîüzzaman Hazretleri diyor ki: Günahlardan ve haramlardan sakınmak takvadır; emir dairesinde hareket etmekse amel-i sâlihtir. Böyle günahların ve haramların hücum ettiği bir zamanda az bir amel-i sâlih çok hükmündedir. Esasen, takva içinde de bir nev'î amel-i sâlih vardır. “Çünkü bir haramın terki vaciptir; bir vacibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var.”6 Üstad Bedîüzzaman’a göre, böyle binlerce günahın hücuma geçtiği zamanlarda, az bir amel ile, yalnızca sakınmakla, sadece haramdan uzak durmayı kast etmek ve nazarı haramdan çevirmekle, yalnızca haramlara yüz vermemekle, meselâ; Yûsuf Aleyhisselâmın ifâdesiyle “maâzallâh!”–yani, günah işlemekten Allah’a sığınırım!—demekle7–ki, cezbeden günah Yusuf Aleyhisselâma da hücum etmişti ve Yusuf Aleyhisselâm yalnızca Allah’a sığınarak kurtulmuştu—binlerce günah ve haramdan yüz çevirmek, binlerce “vacip” işlemekle eş değer, Allah katında makbule şayan görülmektedir. Sadece niyetle, takva namıyla ve günahtan kaçınmak kastıyla harama bakmamak ve uzak durmak, menfî ibadet anlamında ehemmiyetli bir “Salih Amel” hüviyetindedir. Ve bu zamanda hücum eden yüzer günaha karşı “takva ile” ve sakınma niyetiyle hareket etmekle, yüzer amel-i salih işlenmiş olmaktadır. Bu büyük feyiz ve rahmet musluğundan manevî olarak istifade etmek, doğrusu milyonlarca günahı terk etmeye değer! Harama bakmanın, kalbinizde rahatsızlık meydana getirmesi bir hidayet hâlidir. Bunun için Allah’a şükretmeli ve bizi haramlardan koruması için duâ etmeliyiz. .
Sizlerde bişeyler karalarsanız sevinirim
| ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||